Salı, Temmuz 25, 2017

KOCAYAYLA KAMPI

KOCAYAYLA KAMPI
Hani şu çok bilindik “her yolculuk, yeni bir serüvendir”, “her kamp, bir diğerinden başkadır” ve “bazı anlar vardır ki; pişmiş tavuğun başına gelmez” cümlelerini tek bir paragraf içinde kullanabilenler el kaldırsın :) Bu arada tabi bize de bir alkış gelsin ki zira şimdi yazacaklarım  tüm bu cümleleri içeriyor olacak :) Hadi başlayalım!

Serüvenimiz, geçen sene birincisi düzenlenen, bizim ise Pazar günü diye ikinci günü anca öğleden sonra yola çıkmamızdan dolayı sonuna yetişebildiğimiz, bu nedenle hayıflandığımız,  toplanan otağı ve biten at gösterileri aklımızda kalan 2. Türk Dünyası Ata Sporları Şenliği’ne ait (Şenlik yazısını okumak için: TIKLAYINIZ).
Rotamızı Bursa ilinin Keles ilçesindeki Kocayayla’ya çevirdik (Ayrıca okuyunuz: Barakli-Bogazova Mevkii ve ARAS GOZESI ve SADAGI KANYONU - ORHANELI).  Çocukluğumdan biri çok kereler günübirlik geldiğimiz, başka bir kamplı şenlikte karavan+çadır ile başka bir bahar şenliğinde kamp yaptığımız Kocayayla, Bursalıların nefes aldığı alanlardan biridir. Bölgede şenlikler, büyük piknikler, dağ yürüyüşleri düzenlenir. Yolculuğumuz, genel olarak dönemeçli ve yamalanmış asfaltta geçse de Orhaneli Yolu üzerindeki yol yapım çalışmaları trafik kapama dışında kolay geçti ve kamp alanına rahatlıkla ulaştık (Kamp alanı detaylı bilgileri için: TIKLAYINIZ). 25-30 metre yükseklikteki oksijen kaynağı çam ağaçlarının altında çadırımız kurmak için gözümüze mis gibi (!) bir yeri kestirdik. Su kaynağı olarak çeşmeye yakındı, elektrik almak için idari binayla mesafesi uygundu, tuvaletlere yeter mesafedeydi,  eğimi uygundu, toprak yüzeyine çıkmış büyük ağaç kökleri yoktu, eşyaları taşımak için otoparka yakındı. Yayla sorumlusu da yerimizi uygun buldu. Kamp komşularımız da içimize sindi. “E hadi o zaman, haydi kuralım” dedik :)))) Çadırımızı kurmaya başlarken, aynı model çadıra sahip yeni gelen bir aile ilk kez kuracakları için bizden yardım istediler (yardımlaşma hem Türk kültürümüzde var hem de outdoor sevdalılarının olmazsa olmaz kuralı), önceliği onlara verdik, çadırlarını birlikte kurduk. İşte bu noktadan itibaren macera başlıyor, tavuğu pişirmeyle başlayalım :) Sıra bizim çadırı kurmaya geldi, yarı yarıya kurduk/az kaldı/ ne de çabuk oldu/ elimiz alıştı derken orta pol, kanalından geçerken takıldı ve içindeki lastiği koptu! Aman Allah’ım!!! O çıt sesi ve lastikten kurtulan polün dağılarak topraktaki çam iğnelerinin üstüne düşüşündeki ses, sanki koca dağda yankılandı. Bu noktada aslında ben sınıfta kaldım, canım sıkıldı, keyfim kaçtı, moralim bozuldu, yüzüm düştü, toplanalım şehre inelim geceye dedim. Çünkü önceki kamplardan birinde eski çadırımızın da polü kırılmış ve sıkıntı yaşamıştık. Aynı olay yeniden başımıza gelmişti. Ve yine ben evrenin mesajını algılayamayıp sorunu çözemedim. Çadır kurmaya ara verip çocuk taşıyıcılı sırt çantamı sırtlayıp şenlik alanına koyulmakta buldum çareyi, çünkü lastiğin polün içinden geçecek kadar yeterli olduğuna inanmıyordum.
Ama öyle değilmiş. Ben doğa dersini geçemesem de aslında biraz uğraşarak ve morali bozmadan tamir oluyormuş. Kızımla eşyaları arabaya artık yerleştirmeli diye kamp alanına geri dönerken bir baktım ki Murat, hiç üşenmeden (nasıl yaptığını hala sır olarak saklıyor) polü tamir ettiği gibi çadırı bile kurmuş komşularla (üstüne üstlük biraz daha ötede aynı model çadır da kurmuş). Demek ki her kamp, bir öncekinden her yönüyle bambaşkaymış :) Geri gelen hevesimle kalan işlere devam ettik. Şişme yatağımızı şişirdik, giriş yaygısını yaydık ki (işte o tavuk da pişti geçen bu süre zarfında); yağının üstünden çadırın içine doğru sular akıyor. Eyvahlar olsun! Çeşme yok, dökülen su yok. Bu su da nerden geliyor! Alelacele yaygıyı kaldırdık ve topraktan bir cm çapında bir delikten su fışkırıyor. Olacak şey değil! Yan komşumuz (senelerdir tüm yaz 15 günde bir gelip ailece haftasonu kampı yaparlarmış ve çadır yerleri hep aynıymış) bizden daha büyük bir şaşkınlıkta. Yayla sorumlusuna telefon ederken dar telaş çadırı arkada başka bir bölgeye taşımak için kazıklarını sökmeye başladık. Bu sırada su, eğimden dolayı aşağıya akarken aşağıdaki yan komşunun çadırına sızmaya başlamıştı. Hemen imece usulü suya yön vermek için keserle toprakta kanal oluşturduk. Bu sefer doğa ananın vermek istediği problemlerle baş edebilme dersini kaçırmadım, dersi geçtim.
Pişmiş tavuğumuzun başına talihsizlikle gelmeye devam ediyor :) Çadırın arka kazığını çekince bu sefer topraktan daha da güçlü bir su fışkırdı. Ve o su da yolunu buldu, arkadaki komşunun çadırını doğru akmaya başladı. Bu arada bir aile (biz) çadırını toplayamadan kuru bölgeye kaçırmaya çalışıyor, bir aile (arka komşu) su için yeni bir kanal kazmaya çalışıyor, diğer aile (yan komşu) gelen yayla sorumlusuna topraktan fışkıran suları gösteriyordu.

Sular, az yukarıda bulunan idari binaya giden temiz su hatlarıymış. Ama yıllar önce yüzeye çok yakın döşendikleri için çürümüşler. Biz de nasıl denk getirdiysek çadır kazığını gidip o hatların üstüne kakmışız. Senelerdir aynı ağaç arasına çadırını kuran komşu bile bizim bu müthiş su hattı bulma enerjimize şaşırdı kaldı. İçgüdüsel, bakır tel çubuk olmadan su hattı bulunur, bilginize! :)) Bu duruma, keşifti, malzemeydi derken birkaç kez gelen görevliler de şaşırdı. Neyse ki bundan başka bir atraksiyon yaşamadık. Yeniden çadırımızı kurduk, eşyalarımızı yerleştirdik, şenlik alanına inip biraz gezdik, karnımızı doyurduk, sonra kahvaltı ihtiyaçlarımız için aracımızla 4-5 km uzaktaki Keles Köyü merkezine yol aldık.
Şehir 33 derece civarlarında yanarken, yayla öğle saatlerinde 27-28 dereceydi ve “esiyordu”. Çam ağaçlarının altındaki gölgede kalan kamp alanı birkaç derece daha serindi. Gecenin ilerleyen saatlerinde serinliğin kendini iyice hissettirmesiyle birlikte kamp ateşi yakmanın zamanı geldiğini anladık.
Kamp alanında olduğumuz için belirli noktalarda kamp ateşi varilleri vardı. Yukarı bölgeden kırık dallar, parçalanmış kütükler, çalı çırpı ve kozalak toplayarak kamp ateşimizi yaktık: biz büyükler ısınmak için küçükler ise ayılardan korunmak için! Çünkü sabah yola çıkmadan önce tesadüf izlediğimiz belgeselde doğal kamp alanında maceracı bir grup kamp kuruyor, ancak gece etraflarını ayıları sarmaya başlıyordu. Onlarda ayıları uzaklaştırmak için ateş yakıyorlardı. Çocukluk güzel bir şey ve hayalleri ölmeyen büyüklük de. (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu ayı macerası sabaha karşı saat 3 civarında ayı sesi duyuyorum diyen bir ufaklığın (kızım!) uyanması ve rahatlaması için maaile fenerle dışarıya çıkıp kamp alanını turlamamızla devam etti. Neyse ki atvli kamp alanı görevlileri sürekli güvenlik kontrolü yapıyordu da ayılar çadırlara gelmiyordu:))) ) Sabaha karşı sıcaklığı 13-15 derecelere kadar indi. Çadırımız yazlık çadır olduğu için sıcaklık muhafazası kısıtlıydı. İçinde fanlı ısıtıcımızı kullandık. Yanımızda ince bir polar pikemiz vardı. Ancak ısıt..ıcı konforuyla ona bile ihtiyacımız olmadı, ince penye eşofmanlarla (hatta ben kısa kollu) rahat bir gece geçirdik.

Tuvaletler, betonarme binalarda dağ tuvaletleriydi. Sular akıyordu. Şenlikten dolayı nüfus patlaması yaşanmadan önce içeride sıvı sabun ve tuvalet kâğıtları vardı. Sonrasında elbette ki kalmadığı gibi temizlikte azaldı. Ama yine de o kadar kalabalığa karşı iyiydi. Duş ortamını bilmiyorum, ihtiyacımız olmadı. Kırsal bölge kamp alanı olduğu için mutfak/mutfak tezgâhı gibi bir alanları yoktu. Mangal yakılması için çok sayıda hazır mangal yeri vardı. Orta bölgede de çok musluklu büyük bir çeşme vardı. Elektrik sıkıntısı yaşanmıyordu. İdari binalardan uzak yerler için ağaçların arasından hatlar çekilmişti. Birkaç çocuk oyun parkı vardı. Ayrıca mescit de bulunuyordu. Otopark girişinde de köye inmek istemeyenlerin ihtiyaçlarını tedarik etmeleri için bir büfe hizmet veriyordu.

Pişmiş tavuklu, atraksiyon dolu, birbirine benzemeyen kamplar dizisinin bir parçası olan bu kamp serüvenimiz de böylece hafızalarımızda yerini aldı.

Bedensel ve zihinsel güçlendiren doğa ana yeni maceralarında buluşmak üzere, şimdilik hoşçakalın!

Not: Diğer kamp yazılarını okumayı unutmayın.
Datca