Pazar, Eylül 10, 2017

HAMAK FESTİVALİ

HAMAK FESTİVALİ
“Sallanırken Esneyen Festival”
Adına duyunca “ilginç bir festival” diye düşünmeden edemiyor insan. Koordinatörlerin aklına iyi ki böyle bir fikir gelmiş, iyi ki böyle bir festival düzenleyelim demişler. Ben beğendim :) Devamını dilerim. Önümüzdeki senelerde festival alanının çok daha organize, çok daha kalabalık, çok daha renkli olacağına eminim. Müzik Festivali’nin birinci senesi ile bu gününü kıyasladığımda, Hamak Festivali’nin de aynı ışığa ve potansiyele sahip olduğunu görüyorum.
Sanırım, yaz mevsimi biterken takvimimizdeki son Pazar günlerinin en gözde aktivitesi: “miskinleşmek”. Hem yazdan mütevellit denize-havuza-kuma-güneşe doymuş oluyorsunuz, hem kavurucu sıcaklardan payınıza düşeni alıp yeteri kadar bunalmış hem de serinlikler/soğuklar gelmeden kavurmayan tatlı sıcak günlerin tadını çıkarmak istiyorsunuz, hem Pazar günü dert-tasa-yeme-içme bir yana yan-gel-yat keyfi yapayım diyorsunuz, hem şehirde olup akşamüstüne/akşamına yapacaklarınızdan geride kalmak istemiyorsunuz, hem açık alan olsun temiz hava olsun ama etrafta uçuşan böcektir sinektir olmasın diyorsunuz; ve karşınıza böyle bir festival çıkıyor! Bir nevi evren size bir paket program hazırlayıp sunuyor. Nilüfer Belediyesinin farklı festival felsefesiyle doğan bu yeni festivalimiz Bursa’mıza hayırlı olsun. 
Evde minik bir çocuk olduğu için hafta içi ile hafta sonu güne başlama/uyanma saatlerimizde pek farklılık olmuyor –en azından benim için-, hele Pazar günü, güne brunchla başlayayım ??? diyemediğim gibi yazarken de yüzümde bir gülümseme bile beliriveriyor :) Hal böyle olunca Pazar sabahı erken saatlerde güneşe selam ederken, evde kahvaltı da erken saatlerde hazırlanmış oluyor. Pek Pazar günü konseptine uymasa da erken kalkar erken yol alır diyerek biz de kahvaltımız bitince hemen hamaklarımıza el attık. Ve miskinleşme saatimizi hamakta sallanırken geçirmeye karar verdik.
Balat Atatürk Kent Ormanına doğru yola koyulduk. Festival başlama saati programda 10:00 olarak belirtilse dahi, sizler alanın kent ormanı olmasından dolayı kahvaltınızı yanınıza alacaklarınızla birlikte çam ve meşe ağaçlarının altında piknik masalarında yapabilirsiniz. Biz alana girerken birçok ailenin kahvaltı keyfinde olduğunu gördük. 
Yanımıza sadece oynamak için birkaç oyuncağımızı, hamaklarımızı, katlanır kamp sandalyelerimizi, su mataralarımızı, Pazar ekleri bol olan gazetemizi ve edebiyat dergimizi götürdük. Festival alanında kadın derneklerince ev yapımı yiyecekler ile diğer hazır sandviç/ekmek arası yiyecekler olan yeme-içme stantları açılacağı için yanımızda yiyecek bir şey taşımadık. Böylelikle harika mı harika patlıcanlı Arnavut böreğini, lezzetli mi lezzetli zeytinyağlı yaprak sarmasını, puf puf kabarmış çikolatalı ıslak keki, parmaklarımızı yedirtecek sıcacık kıygaça/lokma/pişiyi tatma fırsatını yakaladık. Stantlarda çeşit çeşit salatalar, kısırlar, gözlemeler, börekler, açmalar, poğaçalar, kekler, tatlılar ve ev yapımı limonatalar bulunuyordu. Rumeli mutfağı ızgara ve ocaklarını kurmuş ekmek arası isteyenleri bekliyordu. Siesta en aromalı kahveleri ile ayrı bir stanttaydı. Kahve olur da çay olmaz mı? Doğuş çay da festivalcilerleydi. Aromanın üzüm suyu, yeni tatlara açık olan herkese ulaşmak için sabırsızlanıyordu. Sıcakta susuzluğu gidermek de Erikli sularının göreviydi.  Festival alanının girişinde hamak satış standı ve el işleri stantları vardı. Minik el işleri, takılar, kitap ayraçları, çantalar, kapı süslerinin her biri festival hatırası adayı olmaya hazırdı. 
İlerleyen saatlerde de gölgelik olacağına inandığımız ve hamaklarımızı bağlamaya iplerinin yeteceğini mesafede olduğunu düşündüğümüz ikişerli dört ağacın arasına biri geleneksel ağ hamağımızı diğeri de koza şeklindeki kamp hamağımızı kurduk. Katlanır kamp sandalyelerimizi de hamaklarımızın yanlarına konumlandırdık. Ağ hamağımızın hemen önüne de oyun yaygımızı serip minik oyuncak bebeğimizi besledik, yemek saatini de böylelikle kaçırmamış olduk :) Günün brunch saatlerine denk gelen bu saat diliminde festival programı uyku saati görünüyordu ve ses sistemi ile alanın her yerinde uyku müziği yayını vardı. Bir yandan hamak sallanırken bir yandan yaprakların arasından süzülen güneş uyku müziği ile sizi uykuya davet ediyordu. Tabi ki uyuduk. Uykuya geçişimizde de bir macera yaşadık :) Favori hamağımız rahatlığından dolayı koza hamağımızdı, hepimizin gözü o hamaktaydı. Ağ hamağı da yere yakın kurmuştuk. Hem kızım rahat rahat otursun kalsın uyusun hem de bebeğini isterse orada uyutarak oynasın demiştik.  Minik kızım uyumak için ağ hamağa geçince, üstüne de bir sağa bir sola kıvrılınca tabi ki beklenen oldu ve yere yuvarlandı :))) Komiğine gitmiş olmalı ki gülerek yerden kalkıp hemen koza hamağı kaptı! İçinde de mis gibi de uyudu. Koza hamağından olan baba, hamaklar arası hızlı bir manevrayla uyumak için ağ hamağı kaptı. Elbette ki anneye hamak kalmadı :) Ama babanın kaderi kızı gibi hamaktan düşmek oldu, ipler ağırlığı taşıyamadı :))) Sonuçta, şekerleme yapmak için ebeveynlere emektar kamp sandalyeleri göz kırptı :)
Uyku saatinden sonra festival alanında küçük çaplı sevimli etkinlikler düzenlendi. Ormanlık alanda -artık evimizin her şeyi olan- Decathlon tarafından dağılan matlar ile toplu yoga yapıldı. İp oyunları, halat oyunları, sek sek, halka oyunları gibi sokak oyunları ormana taşındı. Grup oyunları oynandı. Hatıra fotoğrafları çekildi. Ve aslında, büyük bir çoğunluk bunlar yapılırken hala uyumaya devam ediyordu.

Velhasıl, pineklemek güzel şey dostum!

Daha fazlası için: 
#bursahamakfestivali

Çarşamba, Ağustos 30, 2017

SIĞACIK (Seferihisar)

SIĞACIK (Seferihisar)
Ne şirin bir kıyı kasabasıydı Sığacık. Sanırım yolumu yeniden oraya düşürmek istiyorum, dalgaların sesi eşliğinde daha uzun süre deniz kenarında kalıp güneşi batırarak ay ışığına selam verebilmek için, belki birkaç lokma ve birkaç yudumla birlikte, belki dalıp giden gözler ve akla düşen hayallerle birlikte, biraz omuzlarıma değip geçen hafif serin rüzgârla birlikte.

Bazı yerler vardır, daha önce gitmediğinizi, görmediğinizi, yaşamadığınızı düşünürsünüz. Sonra her adım atışınızda ruhunuzun daha önceden gittiğini, gördüğünü, yaşadığını hissedersiniz. İşte öyle bir his oldu içimde Sığacık için. Aynı hissi Datça’da yaşamıştım. Datça’nın havası, suyu, denizi, taşı, toprağı önceden yüreğime yazılmış, beni bugün bile duyguları ve beğenisi değişmeyen bir Datça aşığı yapmıştı. Sığacık da bana bu duyguları yeniden hissettirdi. Orda olanlar ne şanslı!
Sığacık, İzmir ilinin güneybatısındaki Seferihisar ilçesinin deniz kenarında şehir merkezine yaklaşık 50 km mesafede curcunadan uzak sakin bir beldesi/kasabası (Rota: 38.194647, 26.784493). Sokakların arasında dolaşırken öyle bir rahatlık, huzur, telaşeden uzaklık ve sakinlik hissediyorsunuz ki, dünyanın hep bu hızda dönmesini arzu ediyorsunuz. Aslında bu büyülü yavaşlık bir sürpriz değil, belde sakinlerinin ve yerel yönetimin bilinçli bir tercihi. Şöyle ki buranın daha önce ülkemizde duymadığımız bir etiketi var: “citta slow/sakin şehir”.

Citta slow,  sakin şehir, yavaş şehir anlamına geliyor. Seferihisar ilçesi, İtalyan Komitesi tarafından nüfusu 50binin altında kalmasından ötürü geleneksel yaşam tarzını koruduğu, mimarisine sahip çıktığı, modernleşme ve çarpıklaşmaya yenik düşmediği, el sanatlarını yaşatmaya devam ettiği ve yemek kültürünü fast food ile değiştirmediği için 2009 yılında simgesi salyangoz olan bu unvanı alıyor.  İlçede turizm, balıkçılık, zeytincilik, narenciye ve enginar tarımcılığını ağırlık kazanıyor.
Arnavut kaldırımlı sokaklardaki iki-üç katlı avlulu ve cumbalı evler, ege kıyılarının klasik yazlık beyaz evlerinden. Ruhunuz beyazın sonsuzluğu içinde kaybolurken renkli ahşap panjurlu pencereler, renkli kapılar, renkli çerçeveler, renk renk çiçekler, boyanarak süslenmiş duvarlar, kapı önüne soluklanmak için atılıvermiş hissi veren rengârenk ahşap masa ve iskemleler görsel bir şölen olarak başınızı döndürüyor, hele ki bizim gibi gündüz saati oradaysanız güneşin sıcaklığı ve ışıltısı bambaşka bir enerji yüklüyor her bir dokuya.
Bu evlerin hemen hemen hepsi butik otel, motel, pansiyon, restoran, kafe, gözleme evi veya hediyelik eşya dükkânı olarak hizmet veriyor. Egenin yeşilliklerinden yapılan çeşit çeşit zeytinyağlılar, gözlemeler, mantılar, buz gibi sulu sulu karpuzlar, el baklavaları, ev yapımı reçeller, ev yapımı turşular, limonatalar, karadut suları, kurutulumuş paketlenmiş yerel otlar her köşe başından adeta size göz kırpıyor. Her biri birbirinden özel olsa da en özel ve en güzel gözleme evi “İnci Hanım’ın Gözleme Evi”ydi. Elbette ki adından dolayı her durumda bir ayrıcalığı olacak benim için ama her şey bir yana çok lezzetli gözlemeleri vardı, Cumalıkızık gözlemelerini tahtından edecek lezzette hem de!
Limandaki Paşa Kaptan'ın Evini de unutmamak gerek:)
Bu sıcakta dondurma olmazsa ben o kadar dolaşamam diyorsanız; elbette haklısınız. Biz de, beldenin sakızlı dondurmasının meşhur olduğunu öğrenerek dondurmamızı yemeden edemedik.  O inatçı lezzetle karşılaşana kadar inat ettik ve çarşı tarafında Kecheese Dondurmacısı’nı bularak sakızlı keçi sütü dondurmamıza kavuştuk.
Hediyelik eşya dükkânlarında, yaza uygun tiril tiril etnik oryantal çizgilerde satılan şile bezi, şifon, ipek uçuş uçuş bluzlar, etekler, tulumlar, şalvarlar, fular ve kombin yapabileceğiniz rengârenk bez çantalar, küçük dekoratif biblolar, el yapımı taş boyama magnetler bulunuyor. 
Ülkemizin tarihsel geçmişinden dolayı hemen hemen yerde olan kalelerden Sığacık’ta da vardı: çarşı ile liman arasında kalan ilk olarak Selçuklular tarafından yaptırıldığı düşünülen ve daha sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından Rodos seferleri için onarılan Sığacık Kalesi. Bu küçük kalenin içinde akşam düzenlenecek bir organizasyonun masa, sandalye, sahne düzenlemeleri yapılmış olduğundan bahçesini gezmedik, dışından turladık. Tabi gözlerden kaçmayan bir gerçek varsa o da şuydu; sokaklara ve binalara bu kadar özen gösterilirken kalenin kendisinin kendisine neredeyse terk edilmiş olmasıydı. Sur aydınlatması var mı yok mu anlayamadım, bahçesi organizasyondan ötürü dağınık ve kirliydi, duvar ve kapıları bakımsızdı, info tabelaları yoktu, civarında çöp kutular, çöpler, araba parkları bütün görselliği alıp götürüyordu.

Biz o gün deniz kenarına geçip serin sulara kendimiz atmadık. Ama aynı günlerde bir arkadaşım da Akkum Plajı’nda zeytinyağlılar-kitap-deniz-güneş-kum-tatil keyfi yapıyordu. Mavi bayraklı bu plajlarda deniz tatili de yapabilirsiniz. Biz aklımızın bir köşesine yazdık.

Sığacık’ın göremediğimiz yüzü Pazar günleri kurulan yerel açık pazarı, gece saati açılan arastası, marinadaki mehtap ve Doğa Okulu. Bu liste de yeniden gelmek için güzel bir bahane işte! :)
Keşfe devam!

(Seferihisar Teos Antik Kent yazısını okumadan geçmeyin)

Salı, Temmuz 25, 2017

KOCAYAYLA KAMPI

KOCAYAYLA KAMPI
Hani şu çok bilindik “her yolculuk, yeni bir serüvendir”, “her kamp, bir diğerinden başkadır” ve “bazı anlar vardır ki; pişmiş tavuğun başına gelmez” cümlelerini tek bir paragraf içinde kullanabilenler el kaldırsın :) Bu arada tabi bize de bir alkış gelsin ki zira şimdi yazacaklarım  tüm bu cümleleri içeriyor olacak :) Hadi başlayalım!

Serüvenimiz, geçen sene birincisi düzenlenen, bizim ise Pazar günü diye ikinci günü anca öğleden sonra yola çıkmamızdan dolayı sonuna yetişebildiğimiz, bu nedenle hayıflandığımız,  toplanan otağı ve biten at gösterileri aklımızda kalan 2. Türk Dünyası Ata Sporları Şenliği’ne ait (Şenlik yazısını okumak için: TIKLAYINIZ).
Rotamızı Bursa ilinin Keles ilçesindeki Kocayayla’ya çevirdik (Ayrıca okuyunuz: Barakli-Bogazova Mevkii ve ARAS GOZESI ve SADAGI KANYONU - ORHANELI).  Çocukluğumdan biri çok kereler günübirlik geldiğimiz, başka bir kamplı şenlikte karavan+çadır ile başka bir bahar şenliğinde kamp yaptığımız Kocayayla, Bursalıların nefes aldığı alanlardan biridir. Bölgede şenlikler, büyük piknikler, dağ yürüyüşleri düzenlenir. Yolculuğumuz, genel olarak dönemeçli ve yamalanmış asfaltta geçse de Orhaneli Yolu üzerindeki yol yapım çalışmaları trafik kapama dışında kolay geçti ve kamp alanına rahatlıkla ulaştık (Kamp alanı detaylı bilgileri için: TIKLAYINIZ). 25-30 metre yükseklikteki oksijen kaynağı çam ağaçlarının altında çadırımız kurmak için gözümüze mis gibi (!) bir yeri kestirdik. Su kaynağı olarak çeşmeye yakındı, elektrik almak için idari binayla mesafesi uygundu, tuvaletlere yeter mesafedeydi,  eğimi uygundu, toprak yüzeyine çıkmış büyük ağaç kökleri yoktu, eşyaları taşımak için otoparka yakındı. Yayla sorumlusu da yerimizi uygun buldu. Kamp komşularımız da içimize sindi. “E hadi o zaman, haydi kuralım” dedik :)))) Çadırımızı kurmaya başlarken, aynı model çadıra sahip yeni gelen bir aile ilk kez kuracakları için bizden yardım istediler (yardımlaşma hem Türk kültürümüzde var hem de outdoor sevdalılarının olmazsa olmaz kuralı), önceliği onlara verdik, çadırlarını birlikte kurduk. İşte bu noktadan itibaren macera başlıyor, tavuğu pişirmeyle başlayalım :) Sıra bizim çadırı kurmaya geldi, yarı yarıya kurduk/az kaldı/ ne de çabuk oldu/ elimiz alıştı derken orta pol, kanalından geçerken takıldı ve içindeki lastiği koptu! Aman Allah’ım!!! O çıt sesi ve lastikten kurtulan polün dağılarak topraktaki çam iğnelerinin üstüne düşüşündeki ses, sanki koca dağda yankılandı. Bu noktada aslında ben sınıfta kaldım, canım sıkıldı, keyfim kaçtı, moralim bozuldu, yüzüm düştü, toplanalım şehre inelim geceye dedim. Çünkü önceki kamplardan birinde eski çadırımızın da polü kırılmış ve sıkıntı yaşamıştık. Aynı olay yeniden başımıza gelmişti. Ve yine ben evrenin mesajını algılayamayıp sorunu çözemedim. Çadır kurmaya ara verip çocuk taşıyıcılı sırt çantamı sırtlayıp şenlik alanına koyulmakta buldum çareyi, çünkü lastiğin polün içinden geçecek kadar yeterli olduğuna inanmıyordum.
Ama öyle değilmiş. Ben doğa dersini geçemesem de aslında biraz uğraşarak ve morali bozmadan tamir oluyormuş. Kızımla eşyaları arabaya artık yerleştirmeli diye kamp alanına geri dönerken bir baktım ki Murat, hiç üşenmeden (nasıl yaptığını hala sır olarak saklıyor) polü tamir ettiği gibi çadırı bile kurmuş komşularla (üstüne üstlük biraz daha ötede aynı model çadır da kurmuş). Demek ki her kamp, bir öncekinden her yönüyle bambaşkaymış :) Geri gelen hevesimle kalan işlere devam ettik. Şişme yatağımızı şişirdik, giriş yaygısını yaydık ki (işte o tavuk da pişti geçen bu süre zarfında); yağının üstünden çadırın içine doğru sular akıyor. Eyvahlar olsun! Çeşme yok, dökülen su yok. Bu su da nerden geliyor! Alelacele yaygıyı kaldırdık ve topraktan bir cm çapında bir delikten su fışkırıyor. Olacak şey değil! Yan komşumuz (senelerdir tüm yaz 15 günde bir gelip ailece haftasonu kampı yaparlarmış ve çadır yerleri hep aynıymış) bizden daha büyük bir şaşkınlıkta. Yayla sorumlusuna telefon ederken dar telaş çadırı arkada başka bir bölgeye taşımak için kazıklarını sökmeye başladık. Bu sırada su, eğimden dolayı aşağıya akarken aşağıdaki yan komşunun çadırına sızmaya başlamıştı. Hemen imece usulü suya yön vermek için keserle toprakta kanal oluşturduk. Bu sefer doğa ananın vermek istediği problemlerle baş edebilme dersini kaçırmadım, dersi geçtim.
Pişmiş tavuğumuzun başına talihsizlikle gelmeye devam ediyor :) Çadırın arka kazığını çekince bu sefer topraktan daha da güçlü bir su fışkırdı. Ve o su da yolunu buldu, arkadaki komşunun çadırını doğru akmaya başladı. Bu arada bir aile (biz) çadırını toplayamadan kuru bölgeye kaçırmaya çalışıyor, bir aile (arka komşu) su için yeni bir kanal kazmaya çalışıyor, diğer aile (yan komşu) gelen yayla sorumlusuna topraktan fışkıran suları gösteriyordu.

Sular, az yukarıda bulunan idari binaya giden temiz su hatlarıymış. Ama yıllar önce yüzeye çok yakın döşendikleri için çürümüşler. Biz de nasıl denk getirdiysek çadır kazığını gidip o hatların üstüne kakmışız. Senelerdir aynı ağaç arasına çadırını kuran komşu bile bizim bu müthiş su hattı bulma enerjimize şaşırdı kaldı. İçgüdüsel, bakır tel çubuk olmadan su hattı bulunur, bilginize! :)) Bu duruma, keşifti, malzemeydi derken birkaç kez gelen görevliler de şaşırdı. Neyse ki bundan başka bir atraksiyon yaşamadık. Yeniden çadırımızı kurduk, eşyalarımızı yerleştirdik, şenlik alanına inip biraz gezdik, karnımızı doyurduk, sonra kahvaltı ihtiyaçlarımız için aracımızla 4-5 km uzaktaki Keles Köyü merkezine yol aldık.
Şehir 33 derece civarlarında yanarken, yayla öğle saatlerinde 27-28 dereceydi ve “esiyordu”. Çam ağaçlarının altındaki gölgede kalan kamp alanı birkaç derece daha serindi. Gecenin ilerleyen saatlerinde serinliğin kendini iyice hissettirmesiyle birlikte kamp ateşi yakmanın zamanı geldiğini anladık.
Kamp alanında olduğumuz için belirli noktalarda kamp ateşi varilleri vardı. Yukarı bölgeden kırık dallar, parçalanmış kütükler, çalı çırpı ve kozalak toplayarak kamp ateşimizi yaktık: biz büyükler ısınmak için küçükler ise ayılardan korunmak için! Çünkü sabah yola çıkmadan önce tesadüf izlediğimiz belgeselde doğal kamp alanında maceracı bir grup kamp kuruyor, ancak gece etraflarını ayıları sarmaya başlıyordu. Onlarda ayıları uzaklaştırmak için ateş yakıyorlardı. Çocukluk güzel bir şey ve hayalleri ölmeyen büyüklük de. (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu ayı macerası sabaha karşı saat 3 civarında ayı sesi duyuyorum diyen bir ufaklığın (kızım!) uyanması ve rahatlaması için maaile fenerle dışarıya çıkıp kamp alanını turlamamızla devam etti. Neyse ki atvli kamp alanı görevlileri sürekli güvenlik kontrolü yapıyordu da ayılar çadırlara gelmiyordu:))) ) Sabaha karşı sıcaklığı 13-15 derecelere kadar indi. Çadırımız yazlık çadır olduğu için sıcaklık muhafazası kısıtlıydı. İçinde fanlı ısıtıcımızı kullandık. Yanımızda ince bir polar pikemiz vardı. Ancak ısıt..ıcı konforuyla ona bile ihtiyacımız olmadı, ince penye eşofmanlarla (hatta ben kısa kollu) rahat bir gece geçirdik.

Tuvaletler, betonarme binalarda dağ tuvaletleriydi. Sular akıyordu. Şenlikten dolayı nüfus patlaması yaşanmadan önce içeride sıvı sabun ve tuvalet kâğıtları vardı. Sonrasında elbette ki kalmadığı gibi temizlikte azaldı. Ama yine de o kadar kalabalığa karşı iyiydi. Duş ortamını bilmiyorum, ihtiyacımız olmadı. Kırsal bölge kamp alanı olduğu için mutfak/mutfak tezgâhı gibi bir alanları yoktu. Mangal yakılması için çok sayıda hazır mangal yeri vardı. Orta bölgede de çok musluklu büyük bir çeşme vardı. Elektrik sıkıntısı yaşanmıyordu. İdari binalardan uzak yerler için ağaçların arasından hatlar çekilmişti. Birkaç çocuk oyun parkı vardı. Ayrıca mescit de bulunuyordu. Otopark girişinde de köye inmek istemeyenlerin ihtiyaçlarını tedarik etmeleri için bir büfe hizmet veriyordu.

Pişmiş tavuklu, atraksiyon dolu, birbirine benzemeyen kamplar dizisinin bir parçası olan bu kamp serüvenimiz de böylece hafızalarımızda yerini aldı.

Bedensel ve zihinsel güçlendiren doğa ana yeni maceralarında buluşmak üzere, şimdilik hoşçakalın!

Not: Diğer kamp yazılarını okumayı unutmayın.
Datca

Cumartesi, Temmuz 22, 2017

TÜRK DÜNYASI ATA SPORLARI ŞENLİĞİ

TÜRK DÜNYASI ATA SPORLARI ŞENLİĞİ

Orta Asya Türk Devletleri ve akraba topluluklarının katıldığı 2. Türk Dünyası Ata Sporları Şenliği, Bursa Büyükşehir Belediyesinin ev sahipliğinde de 22-23 Temmuz tarihlerinde iki gün süren etkinlikler dâhilinde geçen sene olduğu gibi bu sene Keles ilçesi Kocayayla Kamp ve Mesire Alanı’nda düzenlendi. 
Şenliğin en coşkulu olduğu gün birinci günü olan cumartesiydi. Geçen sene kent genelinde şenlik duyurularını gördükten sonra cumartesi günü genel olarak iş günü olduğu için Pazar günü kahvaltıdan sonra büyük bir merakla yola koyulmuş ancak hüsranla evimize geri dönmüştük. Çünkü yaylaya varış saatimiz öğleyi geçtiği ve rüzgârdan kurulan otağın dağılması nedeniyle birçok oba ve çadır toplanmış, atlar gösterilerden yorgun düştükleri için dinlenmeye çekilmiş, yiyecek içecek stantları ise kapatılmıştı. Bu duruma hazırlıksız yakalandığımız için birkaç hatıra fotoğrafı çekip seneye birinci gün gelecek şekilde işlerimizi düzenleyelim temennisiyle evimize dönmüştük. İşte bu sene yayla alanında kamp kurarak kültürel mirasımıza sahip çıkarak hem şenliği daha yakından takip etmeyi hem de maceralı bir hafta sonu dağ kampına imza atmayı hedefledik (Kamp yazısını okumak için: TIKLAYINIZ). Umarım, 2018 yılı etkinliği Pazar günü de tam gün devam edecek şekilde planlanır. Zira yine cumartesi çalışan kesim için (geçen sene etkinliğin ilk senesi olmasından da dolayı elbette) Pazar günü yaylaya vardığında program erken kapanışa geçmişti.
Şenlikte, şanlı bir geçmişe sahip olan Türk milletinin gelenek ve göreneklerini temsil ettiği obalar, kımız, yoğurt, mantı ve çiğbörek yapımı, kilim dokuma, kılıç ve bıçak üretimi, gibi geleneksel el sanatlarının yer aldığı çadırlar, derneklerin kültürel obje, giysi veya yöresel lezzetlerinin satışını yaptığı arasta, tarihi spor oyunları, pars ve kuşak güreşleri, mangala, atlı güreş, rahvan atları yarışı, atlı akrobasi gösterileri,  at üzerinden ok atma, temsili atlı savaş/mücadele gösterileri, kökbörü gibi savaş ve strateji oyun ve gösterileri yer aldı (Detaylı bilgi için: TIKLAYINIZ). 
Şenlikte ayrıca halk dansları, geleneksel bir Türk çalgısı olan dombra ve yerel türkülerin icra edildiği konserler yer aldı. Şenliğe, 23 ülkeden 215 sporcu 50 kültür temsilcisi 236 soydaş ile Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Moğalistan, Altay Özerk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Kırım, Afganistan, Çin-Doğu Türkistan-Uygur Özerk Bölgesi, Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, Tataristan, KKTC, Gürcistan (Karakalpaklar), Makedonya, Bulgaristan, Kosova, Irak Türkmeneli, Suriye Bayır-Bucak, Romanya, Macaristan, Pakistan ve Türkiye’den sporcular ile STK temsilcileri katılım sağlamıştı. Her bir gösteri izlerken veya her bir çadırı gezerken duygulanmamak mümkün değildi.
Şenlik alanına ulaşım özel araçlarla sağlandığı gibi Merinos Kültür Merkezi’nden de toplu taşıma için otobüs seferleri düzenlenmişti. Alanda kurulan otağı ve çadırlar ile sıcaktan ve güneşten korunmak, dinlenmek, oturup bir şeyler yemek mümkündü. Arasta veya kurulan diğer yiyecek içecek stantlarında farklı lezzet satıştaydı. Kurulan çay ocaklarından alacağınız tavşankanı çay veya közde pişirilen Türk kahvesi keyfini dinlenmek için iyi bir seçenekti. Tüm şenliklerin vazgeçilmezi dondurmacı, balon satıcıları ve pamuk şeker arabaları yine bizimleydi. Hazır yiyecek standlarına uğramak istemeyenlerin şenlik alanının mesire alanı olmasından faydalanarak piknik ve mangal yapma imkânları vardı. Üst bölgede çam ağaçlarının altına ayrılan kamp alanında birçok altyapı imkânı vardı. Kamp alanında tuvaletler, çeşme, idari bina, mescit, büfe ve otopark yer alıyordu.

Emeği geçen herkese teşekkür ediyor ve diyorum ki;
Bir Türk, Dünyaya bedeldir!*


* Bir Türk Dünyaya Bedeldir
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk askerinin ölçülmez kıymeti hakkındaki fikrini tarihi bir cümlesiyle ifade etmişlerdi. 1924 yılı Ağustosunda, Kastamonu’da asker koğuşlarını ziyaretten çıkarken; “Bir Türk, on düşmana bedeldir” yazılı levhayı gördü. Subaya levhayı göstererek sordu:
-“Öyle midir?”
-“Evet Paşam.”
-“Hayır, çocuğum, bence öğle değildir. Bir Türk dünyaya bedeldir.”
Kaynak: Hilmi  Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, İstanbul 1973, s. 104
Şenliğe ait basın bültenleri için tıklayınız:

Pazar, Temmuz 16, 2017

GÜLDERMAN ÇİFTLİĞİ

GÜLDERMAN ÇİFTLİĞİ
Üniversite yıllarımın sonuna kadar yaşamımızdaki birçok sürpriz karşılaşmanın bir tesadüf olduğunu düşünüyordum.  Bazen bu tesadüflerin zaten kaderimizde yazdığını bazen de tamamen şans olduğunu düşünüyordum. Şimdiler de ise -uzun bir süredir- tevafuk bilincinde bir bakış açısıyla yaşıyorum her anımı. Bu muhteşem teslimiyet duygusu, sonsuz kapıların göz alıcı bir görkemle açılmasını sağlıyor. Hiç kayıp olmayan ve hep kazanım sağlanan bir yaşam, deneyimler, olaylar, kişiler; vakti zamanı gelince karşımıza çıkan, biz hazır olunca bizimle yaşamları keşisen… İşte en büyük kazanımlarımızdan biri de Gülder MERGAN ÖZKAN

Gülder hanım, uzaktan baktığımızda bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı, yakından tanıdığımız da ise bir derya deniz. Hastalıkların tedavisinde, doğal yöntemlerin ve bedenin gücünü görmüş; tedavi yolunda rotasını güç odaklarınca kaybeden ve yardım sinyali gönderen birçok kişinin kendini ve bedenini keşfetmesinde konvansiyonel/allopatik tıbba bütüncül yaklaşımla fitoterapi ve homeopati yöntemler sunan özel bir insan. Fiziksel bedenimizin görüneninden çok daha öte zihinsel ve duygusal boyuta sahip olduğunu düşünerek, kişinin/hastanın ihtiyaç duyduğu desteği hoşgörüsü ve içtenliğiyle koşulsuz olarak sunuyor. Her bir hastası ile özel olarak ilgileniyor, tüm şikâyetlerini dikkatle dinliyor. Üstünkörü muayene veya ezbere ilaç reçetesi yazmaksızın kişiye özel süreci belirliyor. Her şey bir yana sadece hal-hatır sormak için yaptığımız sohbetler bile içinde gizli hazineler barındırıyor bizim için. 
Gülder hanımın muayenehanesinin dışında vücut sağlığımızı bozulmadan korumaya yönelik ailesinin diğer üyeleri ile birlikte yol aldığı bir başka adresi daha var: Gülderman Çiftliği. Bursa ile arası 70 km olduğu için dilim Yalova’da demeye varmıyorsa da Yalova ili Hacımehmet Köyü’nde 12 dönüm üzerine kurulu, temelde tıbbi ve aromatik bitkiler ile gdo’suz ve ata tohum meyve sebze yetiştirildiği, doğal ortamda beslenen serbest tavuk ve horozlar ile yumurtalarının olduğu, kuzuların bulunduğu, şekersiz beslenen arılarından doğal balın elde edildiği, sivas kangallarının yer aldığı, Temiz Gıda Ağı içinde yer alan ve yarınlara permakültür çiftliği olarak göz kırpan bir doğal yaşam alanı. Ulaşım için koordinatları: 
40,6157368
29,2360514
Gülder hanımın organizasyonu ile ziyarette bulunduğumuz çiftliğe ulaşım oldukça rahat. Yukarıda verdiğim koordinatları navigatöre işlediğinizde rotada sapma olmaksızın doğrudan çiftliğin kapısına ulaşabiliyorsunuz. Yolculuğumuzda bize sevgili Ekin ve annesi Nurcan hanım eşlik ettiler, diğer aileler ile çiftlikte kahvaltıda buluşmak üzere sözleştik. Çiftliğe gelince aracımızdan aperatif olarak hazırladığımız yiyeceklerimizi ve sürpriz hediye kolilerimizi (!) alıp indik. Girişte bizi Önder bey  -Gülder hanımın ağabeyi- karşıladı. Gülder hanım ve diğer aile üyeleri üst kısımda kahvaltı sofrasını hazırlamak ile meşgullerdi. Kolilerimiz ile yürürken Gülder hanımda girişe doğru gelmeye başlamıştı bile.
Küçük Ekin ve Bade, kucaklarında taşıdıkları kolileri kıkır kıkır gülerek Önder Amcaları ve doktor teyzelerine verdiler. Çünkü kolilerdeki sürpriz hediyemiz kendi kümeslerimizde yetiştirdiğimiz piliçlerimizdi :) bizim ufaklıklar hemen çiftliğin sahiplerinden olan diğer tavuk ve horozların arasına hızlıca karıştılar. 

Harika bir sofra bizi bekliyordu. Gelen tüm aileler büyük bir memnuniyetle masaya geçtik. Çiftlik ürünü domatesler, salatalıklar, yeşillikler, ballar, özenle pişirilen menemen, sıcak sıcak gelen çaylar; mmmmmm, mis mis! Tekrardan teşekkür ediyor ve ellerinize sağlık diyorum.
Daha sonra bizim kızlar ve diğer çocuklar tavukları beslemeye başladılar. Doktor teyzelerinin rehberliğinde kümesleri ziyaret ettiler, suluklara baktılar, kucağına alabilen tavuk yakalamaya koyuldu. Tavukların ziyaretini kuzular renklendirdi. Daha sonra tüm çocuklar doktor teyzelerinin ellerini tutarak kangal köpeklerinin yanına gittiler. Önder amcalarının köpeklerin yemeğini hazırlamasını takiben kangallarla tanıştılar. Çocuklar, tavuklara, kuzulara, kangallara dokundular, kokularını aldılar, konuştular, göz göze geldiler, neler yediğini gördüler… onları hissettiler, onları yaşadılar… kitaptaki resimlerden değil, kendinden öğrendiler.
Önder amcalarının rehberliğinde, meyve ve sebze tarlasına girdiler. Yaprakların arasına saklanan doğal salatalıkları buldular, kütür kütür yediler. Süs kabaklarını seçip kendilerine çiftlik hatırası olarak birer tane aldılar. Çilek tarlasında beyaz çilek avına çıktılar. Beyazlar bitince, kırmızıları hüplettiler. Ekili sebzelere baktılar, biberleri tanıdılar. Tarla yorgunluğunu da balla tatlandırılan limonatayla attılar. 
Doktor teyzeleri onları tıbbi bitki alanında şifalı bitkiler ile tanıştırdı. Bitki makası ile çiçek toplamasına yardım etti.  
Günümüz asfalt ve site çocukları doğa ile bütünleşti. Kimini tavuk gagaladı, kimi toprakta kaydı düştü, kiminin ayağına diken battı, kimi salatalığı nasıl koparacağını öğrendi, kimi çiçeklerin üzerinde gezinen arıları yakından gördü. Yukarıda bulana kümeslerden aşağıya düşmeden inmeyi, birbirine yardım etmeyi, oynamayı, anlaşmazlık olsa bile birlikte çözebilmeyi öğrendiler. Terlediler, kirlendiler, yorulup bir köşeye çekildiler. Hayatı yaşayarak öğrendiler. Sadece çocuklar mı? Hayır! Aslında onların aileleri de –yani bizler- öğrendik birçok şeyi (belki de yeniden)… Günü de küçük hatıralar ile bitirdik.
Sevgiyle!